Kötülükten Sakındırma / Nehy-i ani'l Münker

Emr-i bi'l Ma'rûf ve Nehy-i anil Münker, "iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak" anlamına gelir ve Füru-u Din'den olan iki farz dinî görevi ifade eder. Emr-i bi'l Ma'ruf, dinî bir vazifeyi terk eden kimseyi onu yerine getirmeye teşvik etmek; Nehy-i anil Münker ise günahkâr kimseleri haram fiilleri işlemekten alıkoymaya çalışmaktır.

Bu iki görev, dinî öğreti ve geleneklerden kaynaklanan, faydalı davranışları teşvik etmeyi ve hoş görülmeyen davranışları ortadan kaldırmayı amaçlayan amellerdir.

Kur'an-ı Kerim bu görevleri sıklıkla "İslam Peygamberi'nin ümmetinin özel sorumluluğu" olarak zikreder; kimi zaman Allah'a ve ahirete iman ile birlikte, kimi zaman da namaz ve zekât gibi ibadetlerle yan yana anılır.

İslam fıkıh tarihi boyunca bu görevler ile mezhebî-siyasî bakış açıları arasında bağlantılar mevcuttur. Bu uygulama özünde ferdî ilişkileri içerir; ancak kişisel tercihin ötesine geçerek toplum fertlerinin haklarını da etkiler. Muhatap bu yönlendirmeyi açıkça kabul ettiğinde toplumsal çatışma azalır; fakat bu her zaman garanti edilemez. İyiliği yayma çabaları kimi zaman yönetim erkinin politikalarıyla çatışabilir ve gerginlik doğurabilir.

On İki İmam Şiası fıkhında bu iki görev, Füru-u Din'in on esası içinde yedinci ve sekizinci sıralarda yer alır. Şiî fıkıh kaynakları çoğunlukla konuya müstakil bölümler ayırır ve onu ibadetler içinde cihad babından sonra konumlandırır.

Bu görevin farz olması için şu şartlar aranır: (1) emreden kişinin iyiyi kötüden ayırt edecek bilgiye sahip olması, (2) muhatabın etkilenme ihtimalinin bulunması, (3) kişinin haram fiilde ısrar etmesi, (4) bu uyarının bir zarara yol açmaması.

Bu görev üç mertebede işler: (1) kalben buğzetmek, kötülükten duygusal olarak uzak durmak, (2) dil ile karşı çıkmak ve sözle engellemek, (3) şartlar müsaade ettiğinde fiilî müdahalede bulunmak.

Şiî âlimler bunu genel olarak "farz-ı kifaye" kabul eder; toplumun bir kısmının yerine getirmesiyle sorumluluk düşer. Şeyh Tusî gibi bazı âlimler ise onu farz-ı ayn saymıştır.

Erken dönem İmamiyye fıkıh eserleri konuya nadiren müstakil bölüm ayırmıştır. Ancak Kuleynî'nin el-Kâfî'si konuyu cihad bahsinden sonra konumlandırmıştır. Sonraki âlimler, özellikle Safevî döneminde müstakil risalelerin kaleme alınmasıyla, konunun önemini artan biçimde vurgulamıştır.

Ehl-i Sünnet mezheplerinde uygulama mertebeleri ve belirli şartlarda silahlı direnişin gerekli olup olmadığı hususunda farklı görüşler vardır. Mutezile, alt mertebedeki yöntemlerin etkisiz kaldığının ispatı hâlinde silahlı direnişe geçilmesini savunur. Eş'arîler arasında görüşler değişir: kimi kalp ve dil ile sınırlar, kimi gerekirse silahlı savunmaya izin verir, kimi de silahı yalnızca zaruret hâlinde caiz görür. Hanefîler ise Ebu Hanife'nin el-Fıkhu'l-Ekber'de kayıtlı siyasî tavrına göre bu ilkeyi mezhebin temel öğretilerinden biri olarak desteklemiştir.